Ahlakilikten Estetiğe / Karakter Aşınması

Bu günkü yazımız Umran Dergisinin Mart 2016 sayısında çıkan ve benim çok beğendiğim sizinle paylaşmak istediğim Ahlakiliten Estetiğe isimli yazı.

Bu güzel yazı ile sizi baş başa bırakıyorum..

Türkiye açısından Suriye meselesinin, bölgedeki etkili olan Rusya, İran, ABD gibi aktörlerin etkisiyle daha da içinden çıkılmaz bir hale büründüğü günden güne daha net bir biçimde görülmektedir. Bu durum, sadece bir dış politika meselesi olmaktan çıkmış, iç siyaseti de doğrudan etkiler hale gelmiştir. 28 kişinin ölümüyle neticelenen son saldırının Ankara’nın merkezinde TBMM ve Genelkurmay’ın hemen dibinde, güvenlik düzeyinin en yüksek olduğu yerlerden birinde yapılması Türkiye’ye bir uyarı hatta bir tehdit olarak yorumlanabilir. Nitekim bu patlamanın taşeronları ve arkasındaki destekçiler bununla Türkiye’ye gerek güvenlik gerek istihbari açıdan meydan okumuştur. Kısacası Türkiye’nin hedef olduğu bu son saldırı, Suruç, Ankara ve Reyhanlı’daki benzerleriyle birlikte okunduğunda ülkenin ne tür bir tehditle karşı karşıya olduğu ve kararlı biçimde harekete geçmenin gerekliliği daha net görülebilir. Türkiye’de sayıları 2,5 milyonu aşkın Suriyeli nüfus ve Suriye’den sayıları belki yüzbinleri bulabilecek yeni göç dalgalarına dair tahminler ülke açısından ciddi sorun teşkil eder hale gelen mülteci krizinin yakın gelecekte daha da derinleşeceği izlenimi vermektedir. Dahası Suriye’deki karışıklık ülkeyi güvenlikten turizme, ekonomiden diplomasiye birçok alanda tehdit etmektedir. Şu ana kadar Cenevre konferansları başta olmak üzere Suriye’de çözüme yönelik çabaların sonuçsuz kalması hâlihazırdaki çözüm çabalarının yakın gelecekte nihayete ereceğine dair umutları azaltmaktadır. Türkiye’yi Suriye meselesi özelinde daha zor günlerin beklediğini söylemek yanlış olmayacaktır. Nitekim hangi yol tercih edilirse edilsin sonuçta Türkiye istikametini koruyabilmek adına ciddi uğraş vermek durumundadır. Bununla birlikte büyük hedeflerin ancak büyük risklerle başarılabileceği, büyük sorunların ancak büyük çözümlerle aşılabileceği göz önünde bulundurulması gerekenen önemli kaidedir. Türkiye’de genel olarak insanların, ahlaki alanın önceliklerinden tüketmeye, görünmeye doğru bir dönüşüm içinde oldukları bir başka gerçeğimiz. Esas itibariyle 1980 sonrası belirginleşen iki süreçle de yakından alakalı bu dönüşüm. Bu süreçler insanların teni ve iştahı yeniden keşfettikleri Özal’lı yıllarda birbirine eklemlenerek, hâlâ içinde olduğumuz bir dönemi başlatır. Bu sürecin iki önemli faktörü, askeri darbe ve neoliberal ekonomi-politikaları ve onun ilkeleridir. Askeri darbe insanın ne yapmaması gerektiğinin, neoliberal ekonomi politikaları ise insanın ne yapması gerektiğinin çerçevesini çizmiştir. Neoliberal dönemde, insanın insanla, insanın şeylerle kurduğu ilişki yapısal olarak farklılaşmıştır. Hem çalışma hayatının esnekleşmesi hem de toplumun “tüketim toplumu” ekseninde yeniden yapılanması elan devam etmektedir. Genel iki eğilimin yanında özel olarak İslâmcılık sıfatı altında toplanan siyasal ve toplumsal aktörlerin, AK Parti deneyimiyle gerek siyasal aygıtla gerek modernleşme ve ona bağlı sekülerleşme süreciyle bütünleşme olgusunu hesaba katmalıyız. Sanki tarih, mücadele sona ermiş değerler anlamını yitirmiş, kavga bitmiş ve sonsuz mutluluk hali başlamıştır en yakınımızdakilerde dahi. Geneli ilgilendiren neredeyse sadece rahatlık, alınan haz ve kahkaha olmuştur. İnsanların bugün nasıl davrandıklarını anlamak bakımından tarihin sonu tezini mutlaka aklımızda tutmamız gerekiyor. Bu yüzden insanların uğruna hayatlarını feda edebilecekleri bir değerin kalıp kalmadığı sorunu ortadadır. Zira tarih yapmak yok artık, “Historia”ya, yani bir AVM’ye gidip tüketmek daha cazip. Post-politik iklimin kuşakları ki bu kuşakların çoğunluğu sınıf yapısı olarak orta sınıfa dâhildir, gezmek, yemek, alış veriş yapmak, kültürel hazlar peşinde koşturmak dışında herhangi bir tarihsel pratik içinde değil. Türkiye’de olan biten, galiba, biraz değil epey böyle. Üstelik aşırıneşeli bir kuşakla karşı karşıyayız. Sadece bu kuşakla sınırlanamaz yaşananlar. Çağrı merkezlerinde, AVM’lerde çalışanların, insan haklarına aykırı, kapitalizmin çağdaş köle mantığını işlettiği yerler olduğu eleştirisini yaşam koçu aydınlarda göremezsiniz; kibirli telefonlar, zamansız çağrılar, arzuları yeterince kışkırtamayacak duygu geçişini sağlayamayan nobranlık dikkatleri çeker. İslâm’ın, doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli, “kitabına” uydurulmuş veya uydurulmamış, gizli veya açık, doğrudan veya dolaylı her türlü haksızlığı yasakladığını hatırlamalıyız. Bu demektir ki hangi sahte gerekçeyle “meşrulaştırılmış” olursa olsun haksızlık, hiçbir şekilde insanın yönelmemesi, ilgi duymaması, işlerine karıştırmaması gereken bir rics(pislik)’tir ve insan rics’den uzak durmalıdır. Maalesef toplum bir kez kapitalizme teslim olunca yaşamda kapitalizmin değerlerine sahip olur. Kapitalizm, durdurak bilmeyen, yeterlilikle barışık yaşamayan bir düzen olduğu için ekonominin toplumsal hayatı ve doğayı tahrip etmesinin önüne geçemez. Çünkü kapitalizm adeta devri daim makinesi gibi bir kez büyüme, fazla elde etme, daha fazla kâr gibi olguların penceresinden dünyayı biçimlendirdiği için kapitalistler bile ekonominin yasalarına tabi olur. Kapitalist kültürün yetiştirdiği insan tipi egoist-narsist insandır. “İnsan sadece kendi çıkarını düşünmelidir” düsturu temelalındığında her şeyin bu yola çıkması çok tabiidir. Kapitalizmin tüketimci aşamasında ise çıkar hazza dönüşür ve faydacı mantık öne çıkar. Bana en çok mutluluk veren, haz veren şeyler diğer her şeyden daha önemli olur. Oysa insanın madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzuru, İslâm’ın ana hedefini oluşturmaktadır. Bu yönüylede İslâm, insanlar için yegâne esenlik yoludur. Bir başka açıdan bakışla bunu şöyle ifade etmek de mümkündür; eğer insan madden ve manen gerçek anlamda güven ve huzur içerisindeyse durumu İslâm’a göredir; bireysel ve toplumsal hayatında, inanç ve yaşantısında dosdoğru bir hal üzeredir. Çünkü madden ve manen gerçek anlamda huzur ve güven ancak fıtrata uygunlukla, ilahi gerçeğe teslimiyetle, hakikate mensubiyetle gerçekleşir. “Bugün tartışmamız gereken ana sorunlar nelerdir?” sorusu bizim için hayati önemdedir, bu soruyu kendimize muhakkak sormamız gerekir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir